DOLAR: 2.20 TL
EURO: 2.85 TL

Askerin Oğlu, Cengiz Aytmatov

10 ay önce
33 kez görüntülendi

Askerin Oğlu, Cengiz Aytmatov

Askerin Oğlu, Cengiz Aytmatov
Askerin Oğlu, Cengiz Aytmatov, Savaş nedeniyle ölen babasını hiç görmeyen beş yaşında Avalbek isimli çocuğu anlatmaktadır.      
Yazar hikayesinde koyun kırpma zamanı koyunların kırpıldığı bir ağılda, makasçı yardımcısı olarak çalışan, Ceyengül isimli kadının beş yaşındaki oğlu Tavalbek’i anlatıyor.  Kocasını bir savaşta kaybettiği ve oğluna bakacak kimsesi olmadığı için buraya Ceyengül, Tavalbek ile birlikte gelmişti. Tavelbek akşama kadar bu ağılda makasçılar, çobanlar, çoban köpekleri arasında ağzı yüzü kir içinde  koşturuyordu.
Bir gün ağılda çalışılırken film makinesini getirildi. Hava kararmaya başlayınca savaş filmi gösterilmeye başlandı. Filimde silahlar patlıyor, aydınlatma fişekleri atılıyor, askerler yerlerinden ileriye fırlıyordu. Tabii bunlar annesiyle birlikte en geride yün balyalarının üzerinde oturan Tavelbek’in daha önce hiç görmediği için hoşuna gidiyordu.  Sinema makinesinin çıtırtıları arasında savaş sürüp gidiyordu. Seyircilerin yüzleri gerilmişti. Tanklar onların üzerine doğru ateş edince, annesi içini çekiyor, bazen de titreyerek oğlunun göğsüne bastırıyordu. Yanlarında oturan kadın kendi kendine şöyle mırıldanıyordu.”Aman Tanrım, şuna bakın! Aman Tanrım.” 
Savaşan insanların öyle tuhaf yere düşüşleri vardı ki! Tıpkı oyun oynayan çocukların düşmesi gibi. Çocuk kendisi de düşmesini biliyordu, sanki çelme takmışlar gibi  yuvarlanıverdi. Yere düşünce acı duyardı, ama aldırmazdı. Kalkar kalkmaz gene koşmaya başlardı. Oysa filmdekiler kalkmıyordu, devrildikleri yerde koyu tümsek gibi kımıldamadan uzanıyorlardı. 
Savaş sürüyor, film makinesi çatırdıyordu. Perdede topçular görünmüşlerdi şimdi de. Askerler bir tanksavar topunu hedefe yöneltmişler; yaylım ateşi, patlamalar, dumanlar arasından silahlarını ileri sürüyorlardı. İlerideki yamacı aşmaları gerekiyordu önce. Öyle de uzun, geniş bir yamaçtı ki burası; perdenin yarısını kaplıyordu. Yamaca üst üste düşen gülleler arasından beş altı asker toplarını götürmeye çalışıyordu. Onların yürüyüşlerinde, yüzlerinde insana gurur veren, acı veren, korkunç ve yüce bir olayın geçeceğini düşündüren bir şey vardı. Bu beş altı kişiyi seyrederken, insanın yüreği küt küt atıyordu. Üstleri başları dökülüyordu askerciklerin. Birisinin görünüşü pek Rus’a benzemiyordu. Annesi olmasa çocuk farkına bile varmazdı. Fakat Ceyengül:
-    Bak, oğlum bu senin baban, dedi.
          O andan sonra asker, çocuğun babası oldu. Artık bütün film onu anlatıyor, babasının çevresinde dolaşıyordu. Çiftlikte çalışan delikanlılar gibi gençti babası da. Orta boyluydu; yuvarlak bir yüzü, fıldır fıldır dönen gözleri vardı. Çamurdan, barut dumanından kararmış yüzünde ışıl ışıl parlıyordu bu gözler. Askercik kedi gibi de çevikti. İşte şimdi topun tekerine bir omzuyla dayanırken aşağıdakiler bağırdı: “ Mermileri getirin. Geride kalmayın!” yeni bir patlamayla sesi  duyulmaz oldu. Küçük Avalbek annesine:
-   Anne,  bu benim babam mı? diye sordu.
Kadın şaşırmıştı.
-    Ne diyorsun? Sus da seyret!
-    Ama babam olduğunu söyledin demin.
-    Ha, evet, baban. Ama konuşma artık, başkalarını rahatsız etme.
   Niçin babası olduğunu söylemişti? Belki de bir şey düşünmeden, dilinin ucuna geldiği için. Ama kocasını anımsayamadığı için de olabilirdi. Çocuk için bu öyle bir sevinçli bir şeydi ki; önceleri tadını tatmadığı, bilmediği bir duyguyla doldu yüreği, asker babasıyla böbürlenmeye başladı. Gerçek babası oradaydı. Çocuklar ne denli kızdırırsa kızdırsınlar, bal gibi babası vardı onun da. Onlar da, çobanlar da görsünlerdi babasını.
    Dağdan dağa dolaşan çobanlar çocuk ruhundan ne anlarlar? Oysa oğlancık onların sürülerini kırpma merkezine getirmelerine yardım eder, köpekleri dalaşırken ayırırdı. Ya çobanlar ne yaparlardı? Sorularıyla çocuğu canından bezdirirdi. Hep aynı sorular.
-    E, delikanlı, adın ne senin bakalım? 
-    Avalbek.
-    Kimin oğlusun sen? 
-    Toktosun’un oğluyum.
Çobanlar hangi Toktosun olduğunu anlamazlar hemen. Sorularını tekrarlarlar.
-    Toktosun mu? Hangi Toktosun bu?
Çocuk aynı yanıtı üsteler.
    –    Toktosun oğluyum. 
Çünkü böyle öğretmişti Annesi.
-    Ha anladım. Desene postanedeki telefoncunun oğlusun sen! 
Fakat çocuk direnmektedir.
-    Hayır, ben Toktosun’un oğluyum. Çobanlar durumu yeni kavramaya başlamışlardır. 
-    Doğru, Toktosun’un oğlusun sen. Aferin sana, delikanlı! Seni denemek istedik de… Kusura bakma aslanım. Biz yaz kış dağlarda gezeriz. Mantar gibi üreyen çocukların hangi birini tanıyacağız? 
Sonra kendi aralarında çocuğun babasını konuşurlardı.” Askere gittiğinde genceciktir, çoğu unutmuştur onu. Neyse ki arkasında bir oğlan bırakmış. Niceleri bekâr gittikleri için adlarını taşıyan kimse kalmamıştır geride” derlerdi onun için.
Annesi kulağına, “ bak bu senin baban,” diye fısıldadığında perdedeki asker, babası oluvermişti. Gerçekten de tıpkı babasının asker giysisiyle çektirdiği resme benziyordu. Bu resmi sonra büyütmüşler, camlı bir çerçeveye takıp asmışlardı.
Avalbek artık filmdeki askere kendi babası gözüyle bakıyor, çocuk yüreğinde, o zamana dek tadına varmadığı bir baba sevgisi dolup taşıyordu. O andan itibaren savaş çocuk için bir eğlence olmaktan çıkmıştı. Savaş ansızın ciddileşmiş; ürkütücü, korkunç bir şey olmuştu. İlk kez bir yakını için korku duyuyordu. Savaş sürüyordu. Hücuma geçen tanklar birden ilerdi görünüverdi. Tırtıllı tekerlekleriyle toprağı çiğneyerek, dönen kulelerinin toplarıyla ateş saçarak pek korkunç bir yürüyüşleri vardı tankların. Kendi askerleri var güçleriyle itiyorlardı topu ileri doğru. Çocuk yerinde duramaz olmuştu. “çabuk baba, çabuk! Tanklar geliyor!” diye bağırmaya başladı. En sonunda topu çekerek fundalıklar arkasına getirdiler, tanklara ateş açtılar. Karşılarında da tanklar ateş püskürüyorlardı. Küçük Avalbek babasının yanında, ateşin ve gümbürtünün tam ortasında düşündü bir an.  Tanklar isabet aldıkça, tırtılları sağa sola saçıldıkça sevinçten deliye dönüyordu. Kendi askerleri topun yanına devrilip düşünce o da kıpırdamadan duruyordu. Sayıları gittikçe azalıyordu askerlerin. Annesi ağlamaya başlamıştı. Sinema makinesi çatırdıyor, savaş sürüyordu. Çarpışma iyice alevlenmişti. Tanklar bir hayli sokulmuşlardı topun yanına. Topun kundağına eğilen babası, sahra telefonuyla bağıra bağıra bir şeyler söylüyordu, ama gürültüden ne söylediği belli olmuyordu. Derken topun yanında bir asker daha vuruldu. Akan kandan toprak koyulaştı. Şimdi topun başında iki kişi kalmışlardı: birisi babası, birisi de başka bir asker. Üst üste birkaç mermi dana düştü. Patlamayla birlikte alev ve duman yükseldi gökyüzüne. Yerden kalkan bir kişi vardı, o da çocuğun babasıydı. Kalkar kalkmaz gene topa doğru atıldı. Topa bir mermi sürerek hedefe çevirdi. Bu onun topu son ateşleyişiydi.  Arkasından perdeyi koyu bir duman kapladı. Babasının topu parça parça olmuştu. Ama o hala sağdı. Yerden yavaş yavaş doğrulduktan sonra, parçalanmış giysilerinden dumanlar çıkarak, tanka doğru yürüdü. El bombası tutuyordu elinde. Son gücünü topladıktan sonra :
-   Dur, geçemezsin buradan! diye bağırarak el bombasını savurdu. Nefretten, acıdan çarpılan yüzüyle perdede bir an öylece katılıp kaldı. 
Annesi oğlunun elini o heyecanla nasıl sıktıysa, çocukcağız az kalsın acıdan bağırıyordu. Tam koşup babasının yanına gitmek üzereydi ki, makineli tüfeğin yağdırdığı mermilerden babası bir ağaç gövdesi gibi yere devrildi. Düştüğü yerde bir kez yuvarlandı, kalkmak için çaba sarf etti, fakat, kolları iki yanda yüzükoyun kapaklandı…
Sinema makinesi durdu, savaş da durdu. Birinci bölümün sonuydu bu. Sinema makinisti ışıkları yakarak yeniden filmi sarmaya başladı.
Ağılın içerisi aydınlanınca seyirciler gözlerini kısarak kırpıştırmaya başladılar. Filmdeki savaş dünyasından kendi gerçek dünyalarına dönüyorlardı şimdi. Aynı anda balyaların üstünde oturan çocuk, büyük bir sevinçle ayağa fırladı. 
-   Çocuklar, benim babamdı o! Gördünüz mü? Öldürdükleri benim babamdı…
    Kimse böyle bir şey beklemediği için oğlanın dediğinden bir şey anlamamışlardı. Çocuk o sırada perdeye yakın oturan arkadaşlarına doğru sevinç çığlıkları atarak koşmaya başladı. Onların ne diyecekleri önemliydi onun için. Ağılın içine garip sessizlik çökmüştü. Daha önce babasını hiç görmemiş olan bu küçük adamın sevincindeki anlamsızlığı kavrayamamışlardı. Buna nasıl bir anlam vereceklerini bilemedikleri için, omuz silkerek şaşkın şaşkın bakınıyorlardı. 
    Ölen askerin oğlu babasını anlatıyordu: 
    – Gördünüz değil mi, babamı ?… Öldürdüler onu! 
    Karşılarındaki sustukça, çocukcağız daha coşuyor, anlatıyordu. Yalnız anlamadığı bir şey vardı: ne diye onun gibi sevinmiyorlar, babasını övmüyorlardı? 
Büyüklerden biri öfkeli “ cık- cık” lar çekti:
-Cık-cık! Öyle şeyler söyleme!
Bir başkası buna karşı durdu:
-söylese ne olur? Babası cephede öldü. Doğru söylüyor çocuk.
Okula giden başka bir çocuk, ilk kez gerçeği açıkladı küçük oğlanın yüzüne karşı:
- ne bağırıp duruyorsun öyle? Baban değil o senin. Artist o, artist! İstersen sinemacı amcaya sor! 
Büyük çocuklar, küçük oğlanı güzel, fakat acı düşünden kendileri ayırmak istemedikleri için o işi makiniste bırakmışlardı. Oralı olmayan bu adan geçekleri olduğu gibi makinenin üstüne iyice abanmıştı. 
Askerin oğlu durmadan bağırıyordu: 
-Hayır, o benim babam! Babam o benim!
Yanındaki çocuk gene sataştı:
-Kimmiş senin baban? Hangisiymiş?
-El bombasıyla tankının üstüne yürüyen asker. Görmedin mi? Şöyle düştü.
Çocuk yere düştü; babasının düşüşünü göstermek için, onun gibi yuvarlandı. Tıpkı babasının yuvarlanışına benzetmişti. Kolları iki yana açılmış bir durumda, yüzükoyun yatıyordu perdenin önünde.
Seyirciler ister istemez gülmeye başladılar. Oysa çocuk ölü gibi yatıyor, hiç gülmüyordu. İçerde gene tuhaf bir sessizlik oldu. Yaşlı bir kadın, çoban oğlanın annesine çıkışmaya başladı: 
- Sana ne oluyor, Ceyengül? Ne diye bakmıyordun çocuğa? Bunun üzerine Ceyengül ayağa kalktı, kederli ve sert yüzünden yaşlar süzülerek oğlunun yanına yürüdü. Küçük Avalbek’i yerden kaldırarak: 
Çocuğu elinden tutarak ağıldan dışarı çıkardı. İlk kez orada, bir şeyi yitirmenin acısını duydu küçük oğlan. Babasının savaşta ölmesinden dolayı hem üzüldü, hem de büyük bir eziklik duydu. Annesine sarılmak, ağlamak, annesiyle birlikte ağlamak geldi içinden. Fakat susuyordu annesi. Yumruklarını sıkıp göz yaşlarını yutarak sustu. Bir zamanlar savaşta ölen babasının, içinde yaşamaya başladığından haberi yoktu küçük oğlanın. 

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

Yukarı Çık